BLOG

İSTANBUL’DAN AVRUPA’YA KAHVENİN İZİNDE

Cumartesi, 29 Mart 2014 853 Views 0 Comments

Kahve; yaşadığımız coğrafyada herhangi bir içecek olmaktan çok kendi kültürünü yaratan, kimi geleneklerin olmazsa olmazları arasında yer alan bir sembol. Kahvenin ortaya çıkışı, bu coğrafyada kazandığı önem ve Avrupa’ya yolculuğu üzerine yazılmış birçok kitap var. Bunlar arasında benim en çok ilgimi çeken Wolfgang Schivelbusch’un “Keyif Verici Maddelerin Tarihi: cennet, tat ve mantık”. Tarihe meraklıysanız bu keyif verici maddelerin insanlık tarihini nasıl etkilediğini okurken keyif alacağınıza eminim.

Kahvenin ortaya çıkışına dair Yemen, Habeşistan ve Arabistan üçgenine bağlı çeşitli söylemler var. Ekrem Işın’a göre ismi Güney Habeşistan’daki Kaffa’dan gelir, buradan Yemen’e getirilmiş ve burada yetiştirilmiştir. D’ohsson ise tarihçi Ahmet Efendi’ye dayanarak kahvenin Arabistan’daki Moka’da bir şazili derviş tarafından bulunup ortaya çıkarıldığından bahseder.

Kahvenin öncelikle Arap- İslam kültüründe bu kadar önem kazanmasında, toplumsal yaşamın önemli bir rolü var. Alkol içermeyen ve uyuşturmayan, bilakis insanı uyarıp zihnini açan bir içecek olan kahve; alkol kullanımını yasaklayan ve Yeniçağ matematiğini geliştiren bir kültür için yaratılmıştır sanki diyor Schivelbusch kitabında. Toplumda bir keyif unsuru olarak yer alan kahveyi Katip Çelebi keyf erbabının keyflerini arttıran, cana can katan bir nesne olarak tanımlıyor. Bunun yanı sıra halk arasında baş ağrılarında, kesiklerde, çocuk düşürmede, yanıklarda, ishal ve bronşit tedavisinde de kullanılmasının toplumdaki yerini belirginleştirdiğini söyleyebiliriz.

Kahvenin Anadolu’ya gelişi Yavuz Sultan Selim döneminde olsa da ticareti Kanuni Sultan Süleyman dönemine rastlar. Anadolu’ya ilk gelişinde kahvenin haram olduğuna dair fetva verilir ancak bu kahvenin geleceği açısından bir engel teşkil etmez. İstanbul’da ilk kahvehaneler 1554’te Halepli Hakem ve Şamlı Şems tarafından Tahtakale’de açılır. Daha sonra kahvehanelerin sayısının artmasıyla kahve toplumsal hayatta önemli bir role bürünür. İstanbul’daki kahvehanelerin toplumsal yaşamdaki rolünü özetlemek gerekirse, bu kahvehaneler bir tüketim mekanıyken yavaş yavaş bir sohbet mekanına, bir eğlenme, dinlenme ve bilgilenme mekanına, hatta gazetelere göz atılmasıyla, halk hikayelerinin dinlenmesi ya da gerektiğinde siyasi tartışmaların da yapılmasıyla kültürel bir mekana dönüşür; böylelikle yalın ve kişisel bir alışkanlıktan bireyler arası ilişkiler düzlemine geçilir.

 

KAHVEDEN ÖNCE AVRUPA

17. yüzyıla kadar Avrupa için kahve doğunun egzotik dünyasını anlatanların seyahatnamelerinde geçen bir acayiplik olarak yer alır. Kahvenin gelişinden önce Avrupa’da alkolün hüküm sürdüğü bir toplumsal yaşam hakimdir. Bayramlarda, kilise ayinlerinde, düğünlerde, vaftiz törenlerinde, cenazelerde bira ve şarapla sarhoş olan halk, günlük hayatta da bu içkileri besin maddesi olarak tüketir. Patates evlere girinceye kadar halkın temel besin maddesi ekmek ve biradır. Bir İngiliz ailesi 17. yüzyılın ikinci yarısında, yani kahvenin kibar çevrelerde yeni yeni yaygınlaşmaya başladığı dönemde, günde kişi başı yaklaşık üç litre bira tüketir, buna çocuklar da dahildir. Bira yapımı ev kadının görevlerindendir. 17. ve 18. yüzyıllarda kahvaltının bira çorbasından ibaret olması biranın Avrupa toplumu için ne kadar önemli olduğunu gösteren önemli örneklerdendir. Liesolette von der Pfalz adıyla bilinen Alman kökenli düşes, Versailles sarayında moda olan üç yeni içecekten şöyle yakınır: “ Çay bana saman ve gübre gibi geliyor, kahve kurum gibi, çikolata ise benim zevkime göre fazla tatlı, kısacası hiçbirinden haz etmiyorum, üstelik çikolata midemi yakıyor. Benim canım şöyle iyi bir bira çorbası çekiyor, bu midemi yakmıyor.”

Bu noktada bira çorbasının tarifini vermemek olmaz:) Henüz denemedim ama ilk fırsatta denemeyi düşünüyorum. Bira çorbası: “Küçük bir tencerede bira ısıtılır; bir başka kaba bir kaç yumurta kırılır, bir parça tereyağ eklenir, bu karışım biraz soğuk birayla iyice çırpılır, sonra bira yumurtalara eklenir, biraz tuz konur ve topraklaşmaması için iyice karıştırılır. En sonunda çorba sütlü ekmek, beyaz ekmek ya da başka bir iyi ekmekle birlikte servis yapılır. Arzu edildiğinde, şeker de eklenebilir.”

16. yüzyıla gelindiğinde Protestan ideolojisi insanın alkolle olan ilişkisini yeniden düzenlemek konusunda harekete geçer. Bu hareket, daha önce şarap, kadın ve şarkısız bir yaşamın ancak aptallara özgü olduğunu söyleyen Martin Luther’de vücut bulur ve alkolle savaş başlar. Fakat alkolün yerini doldurabilecek bir içki – ki bu ilerde kahve olacaktır – henüz toplumda yaygınlaşmadığından bu çabalar o dönem için sonuçsuz kalır.

17. yüzyılın ortalarında kahve, çay ve tütünle birlikte Avrupa kültüründe yerini alır. Önce Venedik ve Marsilya daha sonra Londra ve Amsterdam’da ortaya çıkar ve yayılmaya devam eder. Saraylı-aristokrat tabaka kahveyi lüks yaşamlarına dahil eder, onlar için sunum şekli, porselen takımlar, biçim ve gösteriş önemlidir. Burjuva toplumu için ise asıl önemli olan kahvenin ayıltıcı ve zindelik verici etkisidir. İçki içenlerin sarhoşluğu, yeteneksizliği ve tembelliğinin karşısına kahve içenlerin aklıbaşındalığı ve çalışkanlığı konur.

Avrupa’da açılan ilk kahve Londra’da 1687 ya da 1688 yılında Edward Lloyd’un açtığı Lloyd’s Coffeehouse’dur. Kaptanların, gemi sahiplerinin, tüccarların, sigortacıların uğrak yeri olan bu kahvehane, herkesin son haberleri öğrenmek için gittiği bir mekan halini alır ve Lloyd’s News’le habercilik anlayışı kazanır. Modern pastane ve kafeler ise Viyana’da görülür. Bu kahvehaneler bir iş lokali işlevi görür. 17. ve 18. yüzyıllarda siyaset, sanat, edebiyat burjuvazinin iş kavramı içerinde yer aldığından bu kahvehaneler bu tür faaliyetlerde de bulunur. Kadınların kahvehanelere girmesi yasaktır bu nedenle onlar da kahve toplantıları yaparlar. Amaranthes kadınlar ansiklopedisinde bu toplantıları sırayla birbirlerinin evlerinde buluşan ve kahve içerek gölge oyunu oynayıp eğlenen samimi birkaç kadının günlük veya haftalık toplantısı olarak tanımlamıştır. Kısacası, İstanbul’daki toplumsal yaşamı önemli ölçüde etkileyen kahve, aynı etkiyi 17. yüzyıldan itibaren Avrupa’da da göstermiş; kahvehanelerle birlikte toplumsal yaşama insanların siyaset, sanat, edebiyat tartışabileceği; farklı katmanlardan insanlarla tanışıp sohbet edebileceği; haberleri takip edebileceği yeni bir platform sunmuştur.

Kahvenin izindeki yolculuğumuz burada sona eriyor.
Kahve keyiftir, keyfiniz bol olsun!

KAYNAKLAR;

Salah Birsel. Kahveler kitabı. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1983.
Sevgi Şar. “Kahvenin Sağlık Ve Sosyal Yaşantımızdaki Yeri.” Lokman Hekim Journal of History of Medicine and Folk Medicine, 2012.
Wolfgang Schivelbusch ve Zehra Aksu Yılmazer. Keyif verici maddelerin tarihi: cennet, tat ve mantık. Genesis Kitap, 2012.

 

dasdasdsa.JPEG