BLOG

KİMLİKSİZ KİMLİKLER

Çarşamba, 19 Şubat 2014 859 Views 0 Comments

Gelişen teknolojiyle beraber hayatımıza dahil olan yeniliklerin neleri değiştirdiğini farkında mıyız? Yoksa genel olarak yaptığımız gibi “görmeyi” görmezden gelip sadece “bakıyor” muyuz? Bilgisayarlar aa pardon daha minik olanları tabletler, akıllı telefonlar, akıllı bilmem ne teknolojisi ve dahilinde tabi ki Facebook, twitter, foursquare, tumblr ve daha bir çoğu. Ve “akıllı” aygıtları çoğalan nesilin aslında pek de “akıllı” olamayan zihinleri. Yanlış anlamayın teknoloji ve ya yenilik karşıtı bir insan değilim sadece bunlarla birlikte kaybettiklerimizin hayranıydım. İnsanlar değişti ama nasıl? Sormak istiyorum, aramızdan kaç kişinin birden fazla hesabı var? Veya kaç kişi sahip olduğu sitelerde aslında sahip olmadığı bir hayatı yaşıyormuş gibi davranıyor?

Ben bu durumu psikolojide var olan ve bir kişilik bozukluğu olarak tanımlanan Dissosiyatif Sosyal Medya ve İnsankimlik bozukluğu’na benzetiyorum. Yani bildiğimiz çift kişilik durumu. Bireylerin artık yaşadıkları hayatın yanı sıra bir de sosyal ağlarda sahip oldukları hayatları var (bazılarında birden fazla üstelik) ve bu sanal hayat gün geçtikçe gerçek hayatın üzerinde bir yer kaplıyor. Peki neden sanal kimliklerimizi bu kadar çabuk kabullenip sahiplendik? Çünkü varolma isteği içindeyiz. “ben buradayım” “ben de oyunun içindeyim huhuu” diye bağırmak istiyoruz. Kendimizi kanıtlama ve bir şekilde açıklama isteği içindeyiz. Henüz gerçek kimliğini bulamamış insanların sanal kimlikler edinişini izliyoruz. Ve biz de bunların bir parçasıyız aslında. Kendimizi bilmeden iki üç tane farklı biz yaratıyoruz onu da geçtim bu kimliklerle bağdaşıyor “o”ymuşuz gibi davranıyoruz. Gelin de psikolojik bozukluklara girmeyin şimdi. Kavramların anlamını değiştirdik. Sınırları neredeyse yok ettik. Bir milletin en vazgeçilmez özelliği olan “dil” unsurunun özelliklerini değiştirdik. Örneğin en basitinden Yediğimiz yemeğin fotoğrafını çekip paylaşmak moda. Eskiden insanların içinde yemek yiyemezdik şimdi tabağımızı göz önüne seriyoruz. Hele bir de popüler bir mekandaysak aman allahım değmeyin forsumuza. Dilimizi kaybetmemiz konusuna başka bir yazıda ayrıntılarıyla inmek istiyorum, bunu ve daha fazlasını hak eden bir konu. Ve bir de Mahremiyet kavramını başlı başına değiştirmemizi basitçe ele alalım belki siz üzerinde düşünür genişletirsiniz. Evimiz, odamız bizim mahrem alanımız değil miydi? Peki buralarda çekilmiş fotoğrafı paylaşıp “like” (beğeni değil like lütfen) beklemeyen kaç kişi kaldı? Kapıya tanımadığımız biri gelse açmaz, davet etmeyiz ama yüzlerce tanımadığımız insana tek bir “tık” la “this is my room hellooo” deriz. Neden çünkü onlar sanal. Hadi ya? Tebrikler artık çıplağız, duvarlarımız saydam bi yapıda. İnsanlarla olan ilişkilerimiz dahi sanallaştı. Arayan istediği kişiyi tek “tık” ile bulabiliyor artık. Zaten sürekli bir arayış içindeyiz neyi aradığımızı dahi bilmeden üstelik. (İnternetteki gerekli gereksiz yalan yanlış enformasyon yığınına hiç girmiyorum insanlar üzerinden devam edeceğim) yapılan araştırmalar sonucunda sizi inceleyen biri sizinle tek kelime dahi konuşmadan profilleriniz sayesinde sizi %78 oranında mahreminizi bulabiliyormuş. Dikkatinizi çekerim iletişimin gönderen-mesaj-araç-alıcı-geribildirim unsurlarının bir tanesini dahi kullanmadan %78’iniz öğrenilebiliyor? Bu nasıl çılgın bir orandır arkadaş dediğinizi duyar gibiyim ve bu oranın elde edilmesinin baş sorumlusu sizsiniz. Özgürlük adı altında mahremiyetinizi teslim edip sanal esarete teslim oluyoruz. neden ilişkilerimiz kısa sürüyor? Neden bir masaya oturulduğunda herkes elindeki “akıllı” telefonla ilgileniyor? Neden gerek kadınlar gerek erkekler sabit bi ilişki istemiyor ya da mış gibi yapıyor? Neden iletişim kurmayı unutuk? “geçici haz” peşinde koşarken “gerçek değerleri ve hisleri” öldürüyor muyuz dersiniz? Bu aklıma Aldous Huxley’in Cesur yeni dünya kitabını getirdi. Bir ütopya gibi gözüken her şeyin haz almak üzerine kurulduğu bir disütopya. Kendi ütopyamsı disütopyamızı kuruyoruz farkında mıyız?  

Yazar: Çağla Doğruer